Mutsuzluk ve hayata tutunma ikilemi

Öyle anlar ve olaylar vardır ki insanın yaşamını altüst eder. Daha evvel yaptığımız ve çoğunlukla özel bir anlam yüklemediğimiz (hatta bazen değerini bilmediğimiz) sıradan eylemler büyük bir yük ve lüks hâline gelebilir. Ruhsal bir travma ya da bir kaza, hiç düşünmediğimiz bir yaşamın içine atabilir bizi. Ardından, dünyaya bakışımız, insanlarla ilişkilerimiz ve zihnimizin işleyişi başka bir faza geçebilir.

Yirminci yüzyılın en ilginç yazarlarından, aynı zamanda şair ve ressam olan Denton Welch’in yaşamı bir anda değişmişti. Dünya çapında bir ressam olma yolunda ilerlerken bir bisiklet kazası nedeniyle kısmi felç olan Welch, bununla bağlantılı çeşitli hastalıklarla mücadele etti ve 1948’de, otuz üçündeyken öldü.

Yaşamını, kaza öncesi ve sonrası diye ikiye ayıran Welch, bu badireden evvel resimde kullandığı yoğun tasvirlere metinlerinde de yer vermeye başladı. Özellikle insanın iç dünyasına ve davranışlarına, dünyayı kavrayışına ve başkalarıyla iletişimine yoğunlaştığı kitaplarında kişilerin fiziksel görünümünü, içinde bulunduğu ortamı, çevresindeki sanat eserlerini ve çevrelendiği mimariyi betimlemişti.

Welch’in tasvir ettiği, daha doğrusu anlatmaya uğraştığı şeylerin başında acı geliyordu. Yaşadıklarından hareketle bedensel acıyı romanlaştıran yazarın bu anlamdaki en önemli metinlerinden biri ‘Bulutun İçinden Bir Ses’ti. Yortu tatili için gittiği kasabadaki pansiyondan çıkıp bisikletiyle yola koyulan ve geçirdiği kaza nedeniyle yaşamı aniden değişen anlatıcı Maurice’in, hem bedeniyle hem de çevresiyle kurduğu yeni ilişki ekseninde şekilleniyor roman.

GERÇEK OLAMAYACAK KADAR ŞİDDETLİ VE OLAĞANDIŞI BİR ACI

Welch, Maurice’in pansiyondan ayrılıp amcasının yanına gitmek üzere bisikletine binmesinden kaza ânına dek yaptığı tasvirlerle okuru âdeta genç adamla aynı yollardan geçiriyor. Maurice’in karşılaştığı insanlar, gördüğü bina ve sokaklar, kişilerin yüzlerindeki ifadelere dair betimlemeler fırtına öncesi sessizliği çağrıştırıyor.

Genç adamın sakin, her şeyi gözlemleyerek ve gidip gördüğü her yerin tadına vararak ilerleyen yaşamı, kaza sonrasında bir bulutun içine giriyor. Kaza ânından hastaneye geçiş sürecinde ise Welch’in anlatımı gerçek ve fantastik arasında, durumun nezaketine uygun biçimde salınıyor. Ardından Maurice, gerçeğin tam olarak farkına varıyor: “Azabın gerçek olmadığını, uyanıp her şeyin bir rüya olduğunu göreceğimi anlatmaya çalıştım kendi kendime. Sanki gerçek olamayacak kadar şiddetli ve olağandışıydı fakat sonra gerçek olduğunu, yalanın ise avutucu düşünce olduğunu anladım.”

Kaza ve hastane, Maurice için bir dönüm noktası; Welch, onun gözünden doktorları, hemşireleri, hasta bakıcıları ve hastaneyi betimlerken ikiye bölünen ya da kesintiye uğrayan bir yaşamı getiriyor karşımıza.

Maurice, “hayatı boyunca beklediği şey sanki olmuş gibi” bir hissiyatla yatar, kıpırdatamadığı bacaklarındaki karıncalanmayı duyar ve etrafındaki hastane personelinin konuşmalarını işitirken “dehşeti sıradan bir şey gibi kabul etmeye” uğraşıyor. Öte yandan, bedenindeki acıyı anlamaya ve bunun hemen üstesinden gelmeye çalışıyor.

Bulutun İçinden Bir Ses, Denton Welch, Çevirmen: Fatih Özgüven, 280 syf., Metis Yayınları, 2022.

Kendisini doktorlara, hemşirelere ve hasta bakıcılara teslim etmek durumunda kalan genç adam, herhangi bir kavgaya girişemediği gibi iradesini de kullanamıyor. Başka bir deyişle hastane, Maurice’in iyileşme sürecinde yeni yaşamının ana mekânı hâline geliyor. Orada, yalnızlığı en keskin biçimde duyumsuyor, etrafındaki hastaları ve hastane çalışanlarını gözlemliyor, bıkkın ve hararetli koğuş yaşamı içinde, bedeninin ve zihninin yeni hâlini anlamlandırmaya çalışıyor: “Şu an tek bildiğim acıdan, sıcaktan, kan, karıncalanma, yalnızlık ve terden başka hiçbir şeyin gerçek olmadığıydı. Durumumun ve çevremin korkunçluğuna neredeyse şeytani bir zevkle gözümü dikmiş bakıyor gibiydim. Kendimi hesabı kesilmiş, aşağılanmış ve sonuç olarak cezalandırılmış hissediyordum. Talihimin yerinde oluşu bana artık kendimi asla suçlu hissettirmeyecekti. Dilencilerin, körlerin yüzüne bakabilecektim. Eskiden sevdiğim her şey tiksindiriciydi; ben de tiksindiriciydim.”

Welch, romanda mutsuzluk ve hayata tutunma ikilemini iliklerine dek hisseden bir adam portresi çiziyor. Acıyla ve iyileşme umuduyla şekillenen yaşamının yeni aşamasındaki Maurice, hem kendisine hem de etrafındakilere sorular soruyor, bacaklarını yokluyor, tanınmaz hâle gelişine oynatabildiği parmakları ve kollarıyla âdeta bir isyan başlatıyor.

‘ÇARPITILMIŞ İMGELERLE DOLU BİR RÜYADA’

Maurice’in içinde bulunduğu duruma ve başlattığı isyana, dününü ve bugününü karşılaştırmanın yanı sıra başka hastaların yerine kendisini koyma da dâhil. Her şeyi yeniden tanımlamaya ve bildiğini sandığı her şeyi tekrar tekrar düşünmeye yöneliyor. Buna da bedeninden başlıyor; hastanedeki tatsız sessizlikler ve zaman zaman koparılan yaygaralar, söz konusu sürecin eşlikçisine dönüşüyor.

İyileşirken hastane yatağında geçirdiği günlerde ironik biçimde yüreğini kaplayan huzur, Maurice’i hem geçmişe götürüyor hem de gerçeklikten uzaklaşmasına yardım ediyor. Yüzleştiği tek hakikat, yarı sakat hâlde yatışı ve bundan bir an önce kurtulup hazzın dünyasına geri dönme isteği.

Sanat öğrencisi Maurice, hastanede hissettiklerini ve olup bitenleri resmediyor. Dehşete ve acıya rağmen hastaneyi bir yuvaya, sığınağa ve sakin bir yere dönüştüren doktorlara ve hemşirelere hayranlıkla bakıyor; ayakta durmanın, yürümenin ve koşmanın ne kadar hayatî olduğunun ayırdına varıyor. Yanı başında tedavi görenlerin hikâyelerini dinleyip kendi durumuyla karşılaştırmalar yaparken “hiçbir şey gerçek değildi, çarpıtılmış imgelerle dolu bir rüyaya bürünmüş gibiydim” diyor.

Fiziksel yetersizliği, bedenini yok sayma alışkanlığı edindiği hastanenin hapishanevari havasıyla birleşerek dönen dünyanın hızına erişme arzusuyla yanıp tutuşan Maurice’e daha önce bilmediği pek çok şey öğretiyor. Kendisini ziyarete gelenler ona içinde bir mahkumun büyüdüğünü hissettiriyor. Benzer bir duyguya hastane sonrasında yerleştirildiği bakımevinde de kapılıyor. Bunu aşmasını sağlayansa hem bakımevi sınırlarında hem de kurum dışında yaptığı küçük “yürüme alıştırmaları.” Bu “alıştırmalar” sırasında Maurice’in “daha çok hissetme”, “daha çok keşfetme” ve “daha çok şekil verme” özlemi depreşirken kendisine sorduğu bir soruya yanıt veriyor: “Neydi hayatım? Küçük küçük olayları kazıyıp biriktirmekti, aceleyle bir sonraki nektar damlasının peşinde koşmadan önce onları iyice somurmaktı.”

Maurice, “yürüme alıştırmaları”na devam ederken yalnızca kendi yaşamına değil; duygularına, hâl ve hareketlerine de yoğunlaştığı âşıkların, işçilerin ve öğrencilerin hayatla anlaşıp anlaşamadığını gözlemliyor. Aksini düşünse de başta ağabeyi olmak üzere, etrafındaki pek çok insan onu bir kazazede diye niteliyor. Bakımevinin müdiresi sağlık gerekçeleriyle, ağabeyi ise oturduğu yerde oturması işine geldiği ve değişiklik derdine katlanmak istemediği için Maurice’in kurumda kalması gerektiğini savunuyor. O ise kaza öncesi yaşamına kaldığı yerden devam etmek istiyor.

Welch, bu gerilimi yoğun tasvirler ve çözümlemeler eşliğinde okura sunarken bakımevinden sıtkı sıyrılan Maurice’e şöyle bir cümle kurduruyor: “Bakımevinden uzaklaşmak, bir arkadaşla eski, neredeyse unuttuğun günlerdeki gibi bir gezinti yapmak istiyordum.”

Welch, yaşamından izler taşıyan ‘Bulutun İçinden Bir Ses’te, Maurice’in bir anda kaybettiği ve değerini, hastane ve bakımevindeki tedavi sürecinde anladığı günlük yaşamın sıradan eylemlerini yeniden öğrenmenin sancısını anlatıyor. Bir kaza yüzünden yaşamı aniden değişen Maurice’in iyileşirken bedeniyle, etrafındakilerle ve dünyayla kurduğu yeni ilişkiler üzerinden bir hikâye oluşturan Welch, gövdeden zihne yayılan acının yıpratıcılığını ve öğreticiliğini buluşturuyor okurla. Kısacası Maurice’in hikâyesi, yaşama dâhil olan ve yaşamın akışını paranteze alan bedensel ve zihinsel acı gibi bir hakikati hatırlatıyor hepimize.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir